NUR SANATI

KUR'AN A YAŞ SINIRI KOYMAK ZULÜMDÜR…!

İLAHİ İKAZ DERSEN GÖRÜRSÜN

Posted by barbarosseferde Haziran 22, 2007

Haberi DKM’de de okudunuz, 17 Ağustos depremi için yazdığı iki yazısında deprem için “ilahî ikaz” diyen Yeni Asya Gazetesi yazarı Sami Cebeci’ye 1 yıl 3 ay hapis cezası verilmiş bulunuyor. Suçu, “halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” imiş. Bu ceza verilirken, “suçun işleniş biçimi, işlendiği zaman ve yer, konusunun önem ve değeri, meydana gelen tehlikenin ağırlığı, sanığın kastı” da göz önüne alınmış.

Türkiye çok ilginç bir ülke. “Bu ülkede din düşmanları ve din düşmanlığı var” derseniz, halkın bir kesimini diğeri aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmiş olabiliyorsunuz. Buna karşılık, “Türkiye’de laiklik düşmanları ve laiklik düşmanlığı var” diye konuşursanız, bu, barış meşalesini yakmak anlamına geliyor. Böylesi laflar asla halkın bir kesimini diğeri aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik kapsamına girmiyor. Evet, “halkın sosyal sınıf, ırk, din, mezhep ve bölge bakımından farklı özelliklere sahip bir kesimini, diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” suçu öyle bir suç ki, bunu ancak “halkın farklı özelliklere sahip bir kesimi” işleyebiliyor. Mesela ‘laikçi’ bir adam, “İrticaın başı ezilmelidir, gericilerle mücadele edilmelidir” gibi laflar ederse, bu asla, bir kesimi diğeri aleyhine kin ve düşmanlığa tahrik anlamına gelmez. Buna karşılık, “İslam düşmanlığıyla mücadele edilmelidir” derseniz, yandı gülüm keten helva. Siz hiç, halkın bir kesimini, ‘dindar’ olarak nitelendirilen kesimine karşı alenen kin ve düşmanlığa tahrik etme suçundan ceza almış birini gördünüz mü?!.. Hayır, bu ülkede alenen kin ve düşmanlığa hedef gösterilme imtiyazı “halkın farklı özelliklere sahip bir kesimi”ne aittir. ‘Müslümanlığına’ vurgu yapan ‘daha farklı’ kesim ise, ancak birilerini kin ve düşmanlığa tahrik edebilir veya kendileri edilebilir, onların kin ve düşmanlığa maruz kalma imkan ve ihtimalleri asla ve kat’a mevcut değildir. Türkiye’de, başı açık genç kızlar başörtülülerin tehdidi altındadır, ama başörtülülere yönelik olarak kin ve düşmanlığa tahrik suçunun işlenmesi mümkün ve muhtemel değildir. Hayatım boyunca, gericilerle mücadele edilmesi, onların kökünün kazınması yönünde konuşup duran pekçok insana şahit oldum, fakat böyleleri içinden bir kişinin bile, değil “halkın farklı özelliklere sahip bir kesimini diğer bir kesim aleyhine kin ve düşmanlığa alenen tahrik etmek” suçundan ceza almak, yargılandığına bile şahit olmadım. Buna karşılık, “Deprem ilahî ikazdır” diyen kişilerin ceza aldıklarını görüyoruz. “Deprem ilahî ikaz değildir” diyen kişiye gelince, o, halkın bir kesimini diğeri aleyhine kışkırtmış olmuyor. Oysa, her iki ifade arasında, halk kesimleri üzerindeki etkisi açısında hiçbir fark bulunmuyor. Yeni Asya yazarı şöyle deseydi acaba ne olurdu: “Deprem, din istismarcısı yobazlara ilahî bir ikazdır.” Böyle konuşsaydı, olay kin ve düşmanlığa tahrik etmekten kendiliğinden çıkar, sevgi ve dostluğun cûş u hurûşa gelmiş biçimi halini alırdı. Ne yargılanır ne de hüküm giyerdi. Benim cennet vatanım böyle bir yer işte… * * * Olivier Roy, “İslami aydın” kavramı ile, “düşüncesini bilinçli olarak İslam’ın kavramsal çerçevesi içinde düzenleyen aydını” kast ettiğini belirtir. (1) Gerçekten de, İslam’ı benimsemiş olmak, İslam’ın kavramsal çerçevesini kullanmayı zorunlu kılar. Bu kavramsal çerçeve, doğal olarak, “ilahî ikaz” kavramını da içerir. Nitekim Elmalılı M. Hamdi Yazır, Atatürk’ün yazdırdığı “Hak Dini Kur’an Dili” adlı tefsirinde şöyle der: “… Kendilerinde böyle bir duygu bulamadıkları, özellikle tevhid inancını tanımadıkları için kör bir tabiatçı kafayla düşündüklerinden, beşerin işlediği günahlarla birtakım semavi afetler arasında bir ilişki olabileceğine ihtimal vermiyorlardı. Allah’ı bırakıp, şuna buna tapmakla, ölçüyü, teraziyi eksik yapmakla, fitne fesat çıkarmakla dünyadaki düzenin bozulacağını, tufanlar ve zelzeleler olacağını anlamıyorlardı….” (2) “ ‘Ve Rabbinin yakalaması işte böyledir. O memleketleri zulme dalmış gitmiş bir halde yakaladığı vakit, gerçekten O’nun yakalaması acı ve çetin bir yakalama olur. Muhakkak ki onda’, yani o yakalamada veya anlatılan her kıssada, ‘ahiret hayatından korkan herkes için elbette bir ayet vardır.’ Yani ibret alacak, ders alacak açık seçik noktalar vardır. Adam sen de, ben bugünümü geçireyim de sonra ne olursa olsun diye, ilerisini düşünmeyen, ahireti hatırına getirmeyen saygısızlar, bu gibi olayları kulların işlediği günahlarla ilişkili görmezler, tesadüflere ve tabiata yükleyip geçerlerse de cidden aklı ve izanı olan ve ahiret korkusu bulunan kimseler bunda ahirete bir delil bulacaklar ve bu dünyada yapılan zulüm ve haksızlıkların oradaki sonucunun korkunç olduğunu anlayacaklar. İşte bu düşüncelerle Allah Teâlâ’nın hazırladığı ahiret azabının ne kadar çetin, ne kadar korkunç olabileceğini tahmin edeceklerdir.” (3) İlahî olan hiçbir şeyi kabul etmeyen bir ilah (tanrı) anlayışı dinlerde yok. Bu ancak, ateizm için geçerli olabilir. Bir ateistin kuruntusuna göre ‘İlah’ mevcut olmadığı için, ilahî ikaz vs. de düşünülemez. Ateistçe bir kavramsal çerçeveyi insanlara dayattığınız zaman bu halkın bir kesimini diğeri aleyhine kışkırtmak olmuyor, ama dinî bir söylemi benimsediğiniz zaman, kin ve düşmanlık ‘türkü’sü söylemiş oluyorsunuz. Halbuki, Türkiye’nin yetiştirdiği en büyük hukukçulardan biri olan Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil şöyle der: “Esasen dikkat edilirse, ilim de neticelerinde, din gibi, bir inanç sistemidir. Şu farkla ki, ilmî inanç tecrübe, müşahede ve muhakemeden neş’et ettiği halde, dinî inanç sezilerden, hislerimizin akışından ve içimizin yalvarışından teşekkil etmekte; ilim, zekadan; din ve iman, his ve iradeden doğmaktadır.” (4) İlim denilen inanç sistemine göre konuşursanız ‘dinî inanç sistemi’ne inananlar aleyhine kin ve düşmanlık sergilemiş olmuyorsunuz, ama dinî kavramları kullanırsanız, ilme göre konuştuğunu söyleyenler sizin cezalandırılmanızı isteyebiliyorlar. Oysa, bilimsel kanaatler de, gerçekte kesin doğruluklarından söz edilemeyecek ‘inanç’lardan ibarettir. Şerif Mardin’in ifadesiyle, “bugünkü bilim anlayışımız artık bilimsel kuramların ‘mutlak’ bir geçerliliği olmadığını, zamanla bunların değiştiğini” kabul etmektedir. (5) Alain Chalmers, bu konuda oldukça kesin konuşur: “Bilimsel teorilerin isbatlanmış doğru veya muhtemelen doğru olmalarını mümkün kılacak doğru hiçbir yöntem yoktur…. Bilimsel teorilerin kesinkes doğrulanmış veya yanlışlanmış olamayacakları tezini destekleyecek argümanların bazıları, büyük ölçüde felsefi ve mantıki düşüncelere dayanır. Diğer argümanlar bilim tarihinin ve modern bilim teorilerinin detaylı bir analizine dayanmaktadır.” (6) Michel Foucault’ya göre, 19 .yüzyıl sonrasında, geniş insan kitleleri üzerinde kurulmak istenen bürokratik kontrolün sonucu olarak tıp, psikiyatri, kriminoloji ve ceza hukuku daha sistematik hale getirilmiştir. Çünkü, iktidarın otoritesini, buna karşı tehdit oluşturanların bir bilimsel söylemle tanımlanması güçlendiriyordu. Böylesi bir söylem; sınıflama, ayrımlama ve karşılaştırma yoluyla farklılıkları ortaya çıkarmaktaydı. (7) Foucault’nun tespiti aşırı bir genelleme kabul edilse bile, tümüyle yanlış olduğu söylenemez. Kriminoloji ve ceza hukukunun bürokratik kontrol ile olan ilişkisi açıktır. Psikiyatri için de aynı şey bir ölçüde söylenebilir; bürokratik kontrolü haksız biçimde elinde bulunduranların, ceza hukukunun yetmediği yerde, muhaliflerini psikiyatriye ait kavramlarla mahkum etmeye çalıştıklarını tarih göstermektedir. Mesela, Kur’an’da belirtildiği gibi, peygamberler sıkça “mecnun” (deli) ithamına maruz kalmışlardır. Brown, dilimize “Beyin Yıkama” adıyla çevrilen kitabında şöyle der: “… tek gerçek, ‘Kilise’nin veya devletin ifade ettiği gerçektir. Dolayısiyle; bunun dışında başka ‘gerçek’ arayan ‘sapık düşünceli’, ya tehlikeli bir mücrimdir, ya da akıl hastası.” (8) Bernstein’ın ifadesiyle, kullanılan dil, diğer insanlar üzerinde kontrol sağlama isteğini de yansıtır. (9) Kavramları gerçeği bulmak için değil de, hakimiyet oluşturmak ve kontrol sağlamak için üretenler, kendi paradigmalarına karşıt paradigmaların yüksek sesle söylenmesini, cezalandırılmayı gerektiren bir suç olarak değerlendirebilirler. Pozitif bilimlerin paradigması tanımı gereği ‘bilimsel’ olsa da, Thomas Kuhn’un (aynı zamanda Başgil’in) işaret ettiği gibi, “belirli varsayım ve inançları” içerir. Kuhn’a göre, paradigması hakim konuma gelen galip ekol, “kendine özgü inançları ve önyargıları nedeniyle”, bilgi birikiminin “belli kısımlarına ağırlık vermek” durumundadır. (10) Adına bilim denilen inanç sistemine ‘inançla bağlananlar’ın paradigması hakim konumuna geldiğinde, sadece kendilerine özgü inançları ve önyargıları nedeniyle bilgi birikiminin belli kısımlarına ağırlık vermiş olsalar, bu çok önemli bir sorun olarak kabul edilmeyebilir belki. Fakat onlar, paradigmalarına inanmayanları cezalandırılmaları gereken ‘suçlu’lar olarak da görebilmektedirler. Oysa, bilimsel paradigmalara sahip olanların bilim dışı paradigmaları benimseyenleri cezalandırabileceklerini düşünmek bilimin zorunlu sonucu değildir, bu tamamen ideolojik bir tavırdır: Duverger’nin ifadesiyle, “Her toplum iyilikle kötülüğün, adaletle haksızlığın tarifleri, yani değer sistemleri üzerine kuruludur. Bu tarifler de inançların ta kendisidirler; çünkü iyilikle kötülük, adaletle haksızlık tecrübeyle değil, inançla ve bunları isteyerek benimseyişle ilgilidir. Demek ki bizzat nitelikleri dolayısiyle ideolojiktirler. Aslında bütün ideolojiler, hatta objektif olduklarını ileri sürenler dahi, şu veya bu şekilde değer sistemleridirler.” (11) Düşünce, fikir ve inanç özgürlüğü, insanların paradigmalarını seçme özgürlüğünden ibarettir. Farklı bakan, farklı görecektir. Deprem olayına İslamî paradigma ile bakan kimse bunu, Allah’ın bir ihtarı/ikazı, cezası ya da imtihanı olarak yorumlayabilir. Pozitif bilimlerin paradigması ile bakan kimse ise bunu doğal bir afet olarak değerlendirecektir. İslamî paradigma sahipleri, pozitif bilimlerin paradigmasını katı biçimde savunanları inançsızlıkla, yani İslam’a inanmamakla itham edebilirler (ve öyledir de), ama, İslamî paradigmanın “Dinde zorlama yoktur” hükmü gereği, İslamî açıklama biçimini zorla benimsetmeye çalışmazlar. Bunun anlamı şudur: İslamî kuralların hakim olduğu bir ülkede hiç kimse, depremi doğal bir afet olarak değerlendirdiği, ilahî ikaz olarak görmediği için hapis cezasına çarptırılmaz. Notlar:
1. Olivier Roy, Siyasal İslam’ın İflası, çev. C. Akalın, İstanbul 1994, s. 10.
2. M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, sad. İ. Karaçam ve diğerleri, C. 4, İstanbul, t.y., s. 563.
3. A.g.e., C. 5, ss. 9-10.
4. Ali Fuad Başgil, Din ve Laiklik, Yağmur Yayınları, 4. b., İstanbul 1979, s. 63.
5. Şerif Mardin, İdeoloji, , 3. b., İstanbul 1995, s. 17.
6. Alain Chalmers, Bilim Dedikleri, çev. Hüsamettin Arslan, Ankara 1990, s. 27. 7. Mark Philip, “Michel Foucault”, Çağdaş Temel Kuramlar, ed. Quentin Skinner, çev. Ahmet Demirhan, 2. b., Ankara 1997, s. 91; Michel Foucault, “Power, Sovereignty and Discipline”,
States and Societies, ed. David Hald ve diğerleri, Oxford: Basil Blackwell, 1988, s. 306.
8. J. A. C. Brown, Beyin Yıkama, çev. Behzat Tanç, 6. b., İstanbul 1994, s. 33.
9. B. Bernstein, Class, Codes and Control, Vol. 1, London, 1971’den aktaran Ali Yaşar Sarıbay, Siyasal Sosyoloji, 2. b., İstanbul 1994, s. 89.
10. Thomas S. Kuhn, Bilimsel Devrimlerin Yapısı, çev. Nilüfer Kuyaş, 3. b., İstanbul 1991, s. 50.
11. Maurice Duverger, Politikaya Giriş, çev. Samih Tiryakioğlu, 3. b., İstanbul 1978, s. 90.

NAMIK DORUKLU “4.KUVVETMEDYA.COM”

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: