NUR SANATI

KUR'AN A YAŞ SINIRI KOYMAK ZULÜMDÜR…!

Tesettür Risâlesi keşfedilirken (6) – Tesettür, kişiliği ön plana çıkarır – Yasemin GÜLEÇYÜZ

Posted by barbarosseferde Mayıs 29, 2008

Bediüzzaman Hazretlerinin kaleme aldığı Tesettür Risâlesi’nin Birinci Hikmeti’nde yer alan kavramları anlayabildiğimiz ölçüde açma çalışmalarına devam ediyoruz. Rabbimiz, fark edip anladıklarımızı her an hayatımıza ihlâsla (sadece Allah’ın rızasını kazanmayı hedefleyerek) aktarabilme güç ve iradesi versin…

“Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal’ası çarşafı olduğunu gösteriyor.”

Bediüzzaman Hazretleri burada kadınlara çarşaf mı giyin diyor? Kur’ân’ın tesettür emrini sadece çarşaf mı karşılar? “Siper” ve “kal’a” tabirlerini tercih hikmetleri ne olabilir? Kur’ân’ı ve sünneti ölçü alan Tesettür Risâlesini okuyan, anlayıp hayatına aktarmaya çalışan hanımlar için çarşaf ne anlam ifade eder? Bu çerçevede günümüzde epeydir gündemde olan tesettür defileleri ve tesettür modası kavramlarını nasıl açıklamak gerekir?

Yazımızda bu soruların cevapları üzerinde duralım…

ÇOK RENKLİ, ÇOK IRKLI, ÇOK DİLLİ BİR DİN

Tesettür Risâlesinin başında yer alan Ahzab Sûresinin 59. âyet-i kerimesinde “celâbîbihinne” denilerek çoğul olarak zikredilen kıyafetin tekil ismi “cilbab”dır.

Cilbabın ne olduğu konusunda İslâm ulemasının muhtelif yorumları vardır. Bununla birlikte “Omuzları örten başörtüden, ayak topuklarına kadar inen bir örtüye kadar bu işi gören her kıyafete şâmildir” diyen âlimlerin kat’î kanaati bulunmaktadır.

Dinimizde çarşaf giymek mecburiyeti yoktur. Kur’ân-ı Kerim çarşafı emretmez, tesettür emri ile “tek tip” bir kıyafet üzerinde durmaz. Zira dinimiz çok dilli, çok renkli, çok ırklı olmakla birlikte, çok farklı giyinme tarzlarını da bünyesinde barındırmaktadır. Kaynağını Kur’ân’dan alan tesettür emrinin uygulanışı her ülkede muhtelif şekillerde olmakta; coğrafî şartlar, gelenekler, tercihler ön plana çıkmaktadır.

Sözgelimi, sadece ülkemiz sınırları dahilinde bile tarihî seyri içinde başı örtülü peştamallı Trabzonlu hanımın tesettürlü kıyafeti ile ehramlı Erzurumlu kadının kıyafeti tesettür emrini karşılamakla birlikte, tarzları çok farklıdır.

Kur’ân-ı Kerîm’in tesettür emrinde açık ve net olarak anlaşılan şudur:

n El, ayak, yüz görünecek.

n Uygun bollukta olacak, vücuda yapışıp hatlarını göstermeyecek.

n İnce olup da altını belli etmeyecek tarzda giyinecek.

Bu standartlar dahilindeki her kıyafetin kadın için uygun olduğu konusunda âlimlerin kat’î ittifakı vardır.

Zaten yukarıda tesettürlü kıyafetin taşıması gereken zikrettiğimiz hususları da Peygamber Efendimiz (asm) Sahabe hanımlarından Hz. Esma’ya bizzat kendisi göstererek, ifade etmiştir.

TESETTÜR KADININ KİŞİLİĞİNİ ÖN PLANA ÇIKARIR

Bütün bu ölçüleri bir araya getirdiğimiz zaman ortaya çıkan tablo şudur: Önemli olan tesettür emrini uygulamakla “nâmahremin iştahını açmamak” yani “dişi”liğini ön plana çıkarmayacak bir “kişi”lik sergilemektir.

Mü’min bir insan olarak bize düşen Kur’ân-ı Kerim’in tesettür emrini uygulamada çarşafı tercih eden bir hanımın bu tercihine hürmet etmektir. Zaten “Tesettür sadece çarşafla temin edilir” görüşüne koca bir İslâm tarihi ve ülkeleri gereken cevabı vermektedir.

Peki, Bediüzzaman Hazretlerinin “siper, kale, çarşaf” kelimelerini tercih etmesindeki hikmetler ne olabilir?

Bu soruya en güzel cevaplardan bir tanesini, kendisini “ateist” olarak tanımlayan yazar Ece Temelkuran vermekte…

ÖRTÜ, ZIRH VERİR İNSANA…

“Kadın olarak toplumsal hayatın içinde var olmak ise hâlâ bugün bile tehlikelidir. İşyerinde tacizler, sokakta sözlü saldırılar… Bugün, bu kadar çağdaş elitimiz bile iş yerlerinde ‘genç güzel kadınları’ yumuşak yumuşak, ince ince taciz etmiyor mu? Bu ikilemlere hangi insanın benliği dayanır?

Örtü, ‘Ben kadınım ve bana zarar verirsen bir kadına değil, bir Müslüman’a saldırmış olursun’ zırhını verir insana.

Cumhuriyetin devrimleri ve sonrasında o devrimlerin gündelik hayatta uygulanışı kadınlara erkek egemen düzene karşı sosyal veya hukukî olarak bu kadar güçlü bir zırh sağlayabildi mi? Cevabını bütün kadınlar bilir. Bu kadar yazıp çizmeme, hiçbir dine inanmamama rağmen, itiraf edeyim ki, bu ikiyüzlü erkek dünyası içinde bazen ben bile kapanmak istiyorum. Türban takmak, çarşafa girmek değil, üstüme büyük bir nevresim çarşafı örtüp çıkmak istiyorum sokağa. Ve eminim işini gücünü yaparken binlerce tacize maruz kalan birçok kadın da böyle istiyordur.” (Ece Temelkuran, 19.9.2007, Milliyet)

İnsan “ateistim” dese de fıtratının sesini susturamıyor işte değil mi? Bu ses o kadar güçlü ki, Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle kadının “zayıf hilkati tesettürü emredip ve kuvvetli ihtar ediyor.”

Evet, işte Kur’ân’ın tesettür emrine riâyet etmek kadını hürriyetine böyle kavuşturuyor.

SEFİH MEDENİYETİN MODA PERDESİ ALTINDAKİ ESARET Sefih medeniyetin “özgürlük, çağdaş yaşam, moda” perdesi altında kadını esir etmek için kullandığı cazibedar tuzaklar…

Kadını “bakılacak bir dişi” haline getiren, “teşhir eden” ticârî çarklar…

Tüketim ekonomisinin, kadının maddî mânevî varlığını iliğine kadar emmek için kullandığı yöntemler…

Bir yönüyle de “Ekonomik özgürlüğü kazan, elindekileri bize aktar!” mantığı ile açıklanabilecek gösteriler, şovlar…

Defileleri ortaya çıkaran faktör ise moda şüphesiz. Moda adı altında kadını çepeçevre kuşatan güzellik malzemelerinden, saç stiline, giyilen kıyafetlerden takılan aksesuarlara, dinlenen müziğe kadar uzanan esaret zincirinin halkaları…

TESETTÜR VE DEFİLE YANYANA GELİR Mİ?

Son yirmi yıldır ülke gündemimizde yer etmeye başlayan “Tesettür defilesi” kavramı ise tam bir ucube! Sadece bu kavram bile tesettür konusunda zihinlerimizin ne kadar karıştığının en bariz delillerinden bir tanesi.

Çünkü “tesettür” ve “defile” kelimeleri taşıdıkları mahiyet itibarıyla birbiriyle yan yana gelemeyecek iki kelime.

Tesettür kadının “kişiliğini” kimliğini ön plana alırken, defile “dişiliğini” göstermeyi hedeflemekte, kadını bakılacak bir meta haline getirmekte. Tesettür defileleri bu cihetiyle mahiyetinde tesettürün ruh-u aslîsini inciten mânâlar, haller taşımakta.

Aynı zamanda sefih medeniyetin, Kur’ân’ın hükümlerine açıkça muhalefet etmektense “değişip dönüştürmeye” çalışmasına da ibretli bir örnek teşkil etmekte.

DEFİLELER DÜNYEVÎLEŞTİRİYOR

Tesettür defileleri, aynı zamanda gelir seviyesi yükselip, zenginleşmeye başlayan dindarların artık sıkça muhatap olduğu en büyük İlâhî imtihanlardan!

Zira bu ülkede asgarî ücretle insanlar yarı aç, yarı tok ev geçindirmeye çalışırken “moda-defile-marka kıyafetler” esareti içinde bu kıyafetlere kucak dolusu para harcamak zekâtı emredip, sadakaya teşvik eden, yardımlaşma ve dayanışmayı öğütleyen bir şefkat dininin mensuplarına ne derece yakışmakta?

Hele de Bediüzzaman Hazretlerinin tabiriyle “şefkat kahramanı” olan kadınların bu konuda daha duyarlı olmaları gerekmez mi?

KIRMIZI ÇİZGİLER…

Tesettür defilelerini ortaya çıkaran faktör, şüphesiz tesettürün modası…

Aslında tesettür modası da, yine tesettür defilesi gibi ucube olan zihinlerimizdeki tesettür kavramı kargaşasının işareti durumundaki ayrı bir kavram. Moda zamana göre değişen, vücudun belli noktalarını ön plana çıkaran ögelerle donatılmakta. Kur’ân’ın tesettür emri ise on dört asırdır değişmiyor. Sadece kadının giyeceği kıyafetin sınırlarını tesbit ediyor, tercihi onun hür iradesine bırakıyor. Sınırları çizmekle birlikte “Helâl dairesi keyfe kâfidir” düsturunca modanın tesettürün ölçülerine tâbî olmasını da engellemiyor!

Ama söyler misiniz kırmızı çizgilere yakın durmak her zaman tehlikeli değil midir? Çok dikkat etmeye çalışmak gerekmez mi? Hele de bu hudut çizgileri İlâhî olursa?

25.05.2008

Reklamlar

12 Yanıt to “Tesettür Risâlesi keşfedilirken (6) – Tesettür, kişiliği ön plana çıkarır – Yasemin GÜLEÇYÜZ”

  1. Gökçe Uluğsu said

    Said’i Kürdi’nin az okur, hiç yazmaz olduğunu işitmiştim. Bildiğim kadarı ile “mahrem” sözcüğünün Türkçe karşılığı “gizli,saklı olan, helal olandan başkasının görmesi sakıncalı olan” şeklindedir. Yine bildiğim kadarı ile Arapçada “na” eki “bizdeki “olumsuzluk eki” görevinde kullanılır. Mert/Namert, tamam/natamam vb. Bu hale göre “nâmahrem” gizli olmayan, saklı olmayan, yasak olmayan anlamına gelir.
    Risalede geçtiği belirtilen “Ve tesettür ile nâmahremin iştihasını açmamak ve tecavüzüne meydan vermemek, zaîf hilkatı emreder ve kuvvetli ihtar eder. Ve bir siperi ve kal’ası çarşafı olduğunu gösteriyor.” bu cümlede geçen “namahrem” sözü yerine “mahrem” sözü kullanılması gerekir. Her halde zabıt katibi hatalı yazmış olmalı.

  2. merhaba,

    burada hata yok.

    na-mahrem: 1.mahrem olmayan 2.nikah düşen,evlenilmesi şer’an mümkün olan. 3.Birbirinin yakın akrabası(dinen evlenmeye mani olacak derecede)olmayan erkek veya kadın.

  3. bu arada said-i kürdi değil.said nursi.

    ve bediüzzaman said nursi hazretleri çok okurmuş hatta bildiğimiz kelime kelime okuma değil fotoğrafik okuma denen bakıp sayfayı hafızaya aldıktan sonra oradan mütaala etme şeklinde okurmuş.hayatının büyük bir kısmında günde 200-300 sf. dan daha az okumamıştır.

    yalnız yazısı çok bozuktur.okumakta güçlük çekilebilir.bu sebeple okuma bildiği ama yazısı kötü olduğundan kendisi için “yarım ümmi” der…malum ümmi okuma ve yazma bilmeyen demektir.

  4. Gökçe Uluğsu said

    Namahrem kelimesine benim verdiğim anlamı siz de vermişsiniz!..O halde şunu mu anlamalıyız? Tesettür ile “mahrem” olanın değil de “namahrem” olanın iştihasına,tecavüzüne engel olmuş oluyoruz. Namahrem olan niye tecavüz etsin, mahrem olan tecavüz edebilir.Bunda kesin bir yanlışlık var.

  5. Gökçe Uluğsu said

    “Galat-ı meşhur, lügat-ı fasih hükmündedir”
    Bu Osmanlıca deyimi duymuşsunuzdur.İşte Said-i Kürdi ile Said-i Nursi ifadeleri yaygın olarak birlikte kullanıldıkları için “Lügat-ı fasih” yani doğru söz hükmündedir.İsterseniz sanalağda kısa bir gezinti ile bunu görebilirsiniz.Bitlis/Hizan/ Nurs köyünden olan Said-i Kürdi aslen Nakşibendi Tarikatına mensup bir kürttür ve ömrü hayatını bağımsız Kürt Devleti kurmak için harcamıştır.İnanmayan PKK destekçisi bütün sitelere bakabilir…

  6. Sebilür Reşad mecmuası’nın 7 Mart 1920 miladi tarihli 461. sayısında Bitlisli Bediüzzamanla yaptığı röportaj yazısından:

    “Kürdlük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel Müslüman’dırlar. Hem de salabet-i diniyeyi taassub derecesine îsaleden hakiki Müslümanlardan. Binaenaleyh, Ermenilerle aynı ırktan bulunup bulunmadıkları meselesi, onları bir dakika bile işgal etmez. İslam, uhuvvet-i islamiyeye münafî olan kavmiyet da’vasını men eder. Esasen bu, tarihe aid bir şeydir. Kürdlerin asıl ve nesebleri ne olursa olsun, İslamdan iftiraka vicdan-ı millileri asla müsaid değildir. Bununla beraber, Kürdlerin arab kavm-i necibiyle irkan alakadar bulunduğu hakaik-i tarihiyedendir.

    İslamiyet, herhangi bir ırkın, diğer bir unsur-u İslam aleyhine olarak menfi surette intibah hasıl etmesini kabul edemez. Binaenaleyh, Kürdleri Müslümanlıktan ayırmak isteyenler, esasat-ı islamiyeye muhalif hareket ediyorlar. Fakat bunlar da kimlerdir? Bir iki kulüpte toplanan beş on kişiden ibaret!.. Hakiki Kürdler, kimseyi kendilerine vekil-i müdafi’ olarak kabul etmiyorlar. Onların vekili ve Kürdlük namına söz söyleyecek ancak meclis-i mebusan-ı Osmanîdeki mebuslar olabilir.

    Kürdistana verilecek muhtariyetten bahsediliyor! Kürdler, ecnebî himayesinde bir muhtariyeti kabul etmektense, ölümü tercih ederler.”

    (www.cevaplar.org)

    tecavüz:haddini aşma,söz ve harekette ileri gitme,saldırma,sataşma,namusa saldırma,sarkıntılık,zorlama, el uzatma, başksının hakkına dokunma… anlamlarındadır…

    bir insanın karısına tecavüz etmesi mümkün değildir.bu komiktir.

    ayrıca eşler arasında yaşanması gereken aile içi özel ilişkiler elbette vardır.bu ilişklerde üçüncü kişiler olamaz .bunlar siz de takdir edersiniz ki eşler arasındadır.soruyorum size bir üçüncü şahsın eşlere mahsus bu özel alana girmesi veya iki eşin arasına girmesi haddini aşma değil midir?bu manada tecavüz ve taşkınlık olmaz mı?

    siz hangi mantıkla eşler arasında yaşanan ilişkiyi tecavüz olarak niteliyorsunuz bunu anlamak güç gerçekten.

  7. gökçe kardeşim delilden bahsedip duruyorsun neden bediüzzaman’ın kürtlük davası güttüğüne dair bir kelime de olsa delil getirmiyorsun?neden??

    çünkü yok…

    üstad hazretleri bu konuda çok açıktır.yalnız şu var ki marksist PKK illeti artık dinsiz söylemlerle bu memlekette tutunamayacağını anladığından ırkçılık ve devlet kurmakla siyasetle uzaktan yakından alakası olmayan üstadımızı propagandalarına alet etmek istiyor olabilirler.

    herkes iddiasını ispatlamak durumundadır.

    bediüzzaman bu vatan için bitlis savunmasında kafkas cepesinde osmanlı milis albayı olarak çarpışmış ve rusya’ya esir düşmüştür.2 yıl esareti vardır.döndükten sonra milli mücadeleye karşı çıkan şeyhülislam fetvasına karşı fetva ile cevap vermiş ve milli mücadeleyi cihad ve bu mücadele içinde olan askerleri mücahid ilan etmiştir.hutuvat-ı sitte namındaki eser ingiliz imajını öyle sarsmış ve onların öyle gücüne gitmiştir ki işgal altındaki istanbul’da(herkes kaçmışken)bulunan bediüzzaman said nursi hakkında vur emri çıkartılır.

    yeğeni ve birkaç arkadaşıyla gah ingiliz subay ve askerleriyle boğuşarak gah dergi ve gazete lisanıyla ingiltere karşında dehşetli bir antipati uyandırmış ve onların papazının resmi yollardan sorup 600 kelimeyle cevap istediği sualine yine resmi olarak “600 kelime değil 6 kelime değil ben onların şu boğazlarımıza ayağını bastığı vakit üstümzde mağrurane sual sormalarına karşı onlara bir tükürükle cevap veriyorum” der. ve ekler”evet tükürün o zalimlerin hasız yüzüne…!”

    TBMM başında Mustafa Kemal olduğu halde bizzat onun şifreli telgrafıyla Said Nursi’yi tebrik için ve fikirlerinde istifade etmek için meclise davet eder.ve üstad hazretleri de bu davete icabet eder.sadece devlet başkanlarına has RESMİ HOŞAMEDİ merasimiyle karşılanır ve bu zabıtlar meclis arşivlerinde mevcuttur.

    bu insana basit ırkçılık davaları güden bir terorist yaftası takmak cehaletin dile gelmesidir.

    bediüzzaman hakkında okuyan herkes onun eşi benzeri olmayan bir vatanperver olduğunu bilir…

  8. Türkçülük perdesi altında, sahtekâr bir milliyetperverlik suretinde ve hodfüruşluk cihetinde bana tecavüz edenler ve Türk milletini ve milliyetini zehirleyen mülhidler bilsinler ki: Ben millet-i İslâmiyenin en mühim ve mücahid ve muazzam bir ordusu olan Türk milletine binler Türk kadar hizmet ettiğimi, binler Türk şahiddirler. İşte bana Kürd diyen ve ittiham eden, zâhir hamiyetperverlik gösteren sahtekârlar, bu millete ne gibi hizmet ettiklerini göstersinler.

    (Bediüzzaman Said Nursi)

  9. Son birkaç senedir, müfterilerin ürettiği yeni bir iftira var: Güyâ, Bediüzzaman Said Nursî 1917–-1918 yıllarında kurulan Kürt Teali Cemiyetinin aktif bir üyesi imiş.

    Bu katmerli iftiranın başını çeken, Selçuk Üniversitesinde öğretim görevlisi olan birkaç “Kemalist Türkçü” akademisyendir.

    Bunlar, 1998′de kitap çıkardılar. Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi isimli bu kitapta, onu Kürt (Kürdistan) Teali Cemiyetinin kurucusu üyesi diye ilân ettiler.

    Biz, 1999 yılı Temmuz’unda bu akademisyen gruba gereken cevapları verdik. Attıkları iftirayı madde madde çürüterek yanlışlarını yüzlerine vurduk.

    Hazırladığımız yazı dizisi tam on gün sürdü. Bunlar ise, cesaret gösterip karşımıza çıkmadılar. Bize cevap verme ve yalanlarını savunma cihetine de gitmediler. Dönüp dolaşarak, sanal âlemde sallama kolaylığını tercih ettiler.

    Yine de, bu vesileyle birkaç noktayı nazara vermek icap ediyor.

    – Kürt Teali, İngilizlerin desteğiyle kurulan ve faaliyet gösteren siyasî, ideolojik ve ayrılıkçı bir cemiyettir. Üstad Bediüzzaman ise, hayatı boyunca bu tür teşekküllere müsbet değil, daima menfi bakmış ve onlardan uzak durmuştur. Nitekim, eserlerinde de aynı tavrı takınmış, zararlı cemiyetlere hiçbir surette iltifat etmemiştir. Hatta, esarette iken bu cemiyetlerle teması olan bir talebesi (Müküslü Hamza Efendi) için de “Eyvah! Ne kadar bozulmuşsun” diyerek, bir hafta uğraşıp onu “eski hamiyetine” döndürmüş.

    – Üstad Bediüzzaman’ı o cemiyetin kurucusu gösterenler, bu harp gazisi hamiyetli zâtın o tarihte (6 Kasım 1917) Rusya’da esarette olduğundan bile bihaberdirler.

    – Said Nursî, iki buçuk yıllık esaretten kurtulduktan sonra, 1918 yılı ortalarında (Haziran–Temmuz) ancak İstanbul’a vasıl olabilmiş ve zihnen, bedenen, ruhen yıprandığını söyleyerek, uzun süre sosyal hayattan uzak durmuş, Eyüpsultan Kabristanı ve Yuşa Tepesi gibi sakin yerlere gitmiş, buralarda yalnızlık içinde istirahate çekilmiştir. Öyle ki, aradan aylar geçtikten sonra kendisini tanıyanlar ona şu suâli yöneltmişlerdir: “Neden geldin geleli siyasete karışmıyorsun?”

    Esaretten sonra siyasete hiç karışmayan, şeytandan kaçar gibi siyasetten kaçarak Allah’a sığındığını söyleyen Üstad Bediüzzaman gibi bir şahsiyet, nasıl olur da “Kürt Teali” gibi ayrılıkçı siyaset fışkırtan bir cemiyete dahil olur. Hiç mümkün mü?

    – Bir zamanlar, yine bir iftira furyası başlatılarak Bediüzzaman Hazretlerinin “zararlı cemiyetler”le irtibatlı olduğu yalanı uyduruldu. Öyle ki, bu konu Meclis’in gündemine dahi taşındı. Konunun muhatabı olan dönemin Adalet Bakanı Fuat Sirmen, çıkıp Said Nursî’nin geçmişte zararlı hiçbir cemiyetle ilişkisi olmadığını resmen ilân etmek durumunda kaldı. (1950 öncesi iki kez Adalet Bakanlığı yapan Sirmen hakkında “komünistlik” iddiasında bulunanlar dahi olmuştur. İşte, bu derece menfi birisi bile, Said Nursî’nin zararlı cemiyetle bağlantısı olmadığını açıklamak zorunda kalmış.)

    – Üstad Bediüzzaman’ı zararlı cemiyetler içinde gösterenler, akademisyen de olsalar, eğer müfteri değilse hiç tereddütsüz cahildir. Yıllar önce ortaya attığımız bu iddiayı bugün de aynen tekrarlıyor ve aykırı düşünmeye devam edenleri bir kez daha fikir meydanına dâvet ettiğimizi hatırlatarak yazımızı noktalıyoruz.

    (M. Lâtif Salihoğlu, Yeni Asya Gazetesi, 2006)

  10. daha da tatmin olmazsanız size sayısız delil getiririm.ama merak ediyorum siz acaba bu delilleri tam anlasanız fikrinizden vazgeçtiğinizi beyan eder misiniz?

  11. Gökçe Uluğsu said

    Ekranın en üst sağ köşesinde bir canlandırma var. Kuma yazılan yazı küçük bir dalga (su)darbesiyle yok oluyor. Düşündüm de öznel temelli subjektif bilgi dibinden doruğuna aynı. Dogma ve nassa dayanan mesnetsiz öngörüler, tıpkı kuma yazılan yazı gibi bilimsel düşüncenin fiskesi ile yok olup gidiyor. Ama ısrar ve inatla yeniden yazılıyor, tekrar yok oluyor…Kim tasarladıysa çok manidar olmuş. Bir düşünce kendisini ancak bu kadar güzel ifade edebilir.Tebrik ederim:)

  12. gökçe dogmayla ilgili

    https://sanatsever.wordpress.com/2008/05/30/insanin-onemi-ve-peygamberlik/#comment-610

    bu yorumu okumalısın.yaptığım yorumları okumadan sadece saldırmak ve tahkir etmek amaçlı yazmak yakışmaz.böyle yapma…

    o yorumu ve altındaki yazıyı iyice oku ondan sonra ne diyeceksen de..

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s

 
%d blogcu bunu beğendi: